Mustafa Ali Aykol
Sinemacı arkadaşım Ahmed Faruk Arslan’dan gelen bir telefon, tüm hafta sonu planlarımı bir anda rafa kaldırmama yetti. Aslen Adapazarlı olan ancak bir süredir İstanbul’da yaşayan Ahmed, yeni uzun metrajlı film projesi ‘Şifacı’ için mekan arayışındaydı. Önerisi ise yıllar önce birlikte gittiğimiz, memleketim Dokurcun’un Öküzova Yaylası’nı kış örtüsü altındayken yeniden ziyaret etmekti.
Yıllar önce, henüz lise sıralarındayken arkadaşlarımız Mücahit ve Doğukan ile bu yaylaya sıcak bir yaz günü yürüyerek çıkmış ve konaklamıştık. Ancak bu kez şartlar bambaşkaydı; mevsim kış, gökyüzü kurşuni, yer ise bembeyaz bir esaret altındaydı.

Yolların geçit verip vermeyeceğini öğrenmek için bölgenin hem yerel işletmecisi hem de bir Adapazarı markası olan Bisa Kuruyemiş’in sahibi, akrabam İlker Aykol’u aradım. İlker ağabey, “Araba çıkmaz, kar geçit vermez ama bir traktör ayarlarız, şansımızı zorlarız” diyerek bize umut ışığı yaktı.
Yola çıkacağımız cumartesi gününden hemen önce bastıran yoğun kar yağışı bizi bir an tereddüte düşürse de, maceranın çağrısına karşı koyamadık. Sabahın ilk ışıklarıyla yola koyulduk. Akyazı’da kısa bir mola verip, rotayı doğrudan Dokurcun’a kırdık.
Yıllar önce dört genç olarak adımladığımız bu topraklara, bu kez yanımızda hanımlarımızla yine dört kişi olarak varmıştık.

HER ŞEYİN SINIRINDA BİR KASABA: DOKURCUN
Sakarya ile Bolu’nun tam sınırında yer alan bu şirin kasaba, civardaki köylerin sosyal kalbi gibi atıyor. Ortasından geçen Mudurnu Çayı’nın üzerindeki köprü, sadece iki şehri değil, aslında iki farklı coğrafi kaderi birbirine bağlıyor.
Tam bu köprünün bir sınır vazifesi gördüğünü anlatırken, akrabam İlker ağabey traktörün üzerinde Bolu tarafından gelip bizi selamladı.
ASMAR’dan azığımızı alıp, termoslarımıza sıcak suyumuzu doldurduktan sonra traktöre tırmandık. Yaylaya çıkacağımızı duyan köylülerin yüzündeki o “umutsuz” ifadeler eşliğinde yolculuğumuz başladı. Ben şoför mahallinin yanındaki o dar ama manzaralı boşluğa tünerken, diğerleri römorka geçti.

BEYAZ SESSİZLİĞE YOLCULUK
Eski Ankara yolu üzerinden kısa bir seyirden sonra, eski adı Yürse olan Çamyurdu köyünün yanından yayla yoluna saptık. İlk metrelerdeki taşlık zemin bizi bir hayli sarssa da, yarım saat sonra karşılaştığımız o ilk kar örtüsü yorgunluğumuzu unutturdu.
Bizden birkaç gün önce yaylaya çıkan bir traktörün belli belirsiz izleri, adeta bir “stalker” gibi o izleri takip ederek ilerlememizi sağladı.

Yol spiral şeklinde yukarı kıvrıldıkça sadece rakım değil, karın boyu da yükseliyordu. Çam, ladin ve köknar ağaçlarının dalları, karın ağırlığıyla birer kristal avizeye dönüşmüştü.
Yol boyunca bizden hemen önce oradan geçmiş olan tavşan ve geyiklerin ayak izlerini gördük. Doğa kış uykusunda değildi, sadece kendi dilinde konuşuyordu.
Traktörün artık ilerleyemediği noktada, tamamen beyazın içine teslim olduk. Geri kalan yolu, köylülerin “yatak” dediği kulübeye kadar yaklaşık iki kilometre boyunca yürüyerek katetmek zorundaydık. Her birimiz sırayla öne geçip karı yararak iz açıyor, arkadakiler o izlere basarak ilerliyordu.
1500 metre yükseklikte, göz alabildiğine beyaz, kulakları sağır eden bir sessizlik…
TARKOVSKİ’NİN KULÜBESİ

Tarkovski’nin ‘Stalker’ filmine atıf yapmam boşuna değildi. Tıpkı o kült filmdeki gibi biz de zorlu bir yolculuğun ardından kulübenin kapısına varmıştık. Ama kapıya sadece birkaç adım kala hepimizin enerjisi tükenmiş ve kendimizi yere bırakmıştık.
İlker ağabey, kırsalın o kendine has güven duygusuyla, ‘mülkiyet’ kavramını şehirden çok farklı şekilde benimseyen halinin bir yansıması olarak anahtarı saklandığı yerden eliyle koymuş gibi buldu. İçeri girer girmez ilk işimiz kuzineyi yakmaktı.
Hareket halindeyken hissetmediğimiz soğuk, durduğumuz anda yüzümüze çarptı; termometreler -15’i gösteriyordu. İçerideki damacanadaki suyun tamamen donmuş olması, doğanın sert yüzünü kanıtlıyordu.
Kuzine çıtırdayarak yanmaya başlayınca, yedikten sonra kuzinin üstüne koyduğumuz mandalina kabuklarının kokusu odayı sardı. Ahmed Faruk kamerasını alıp filmi için keşfe çıkarken, bizler sıcak kahvelerimizi yudumlayıp Hakan Yılmaz’ın “Dağlarda Kar Sesi Var” türküsüne bıraktık kendimizi.

Ancak yaylanın kuralları katıdır; akşam çöktüğünde yolların buzlanacağını ve havanın daha da sertleşeceğini bildiğimizden, saat dört sularında dönüş hazırlığına başladık. Kendi açtığımız izleri takip ederek traktöre ulaştığımızda, son bir ateş yakıp Neşet Ertaş türküleri eşliğinde temiz havayı ciğerlerimize çektik.
BALIK SOFRASINDA BİTEN GÜN
Dokurcun’a indiğimizde üstümüz başımız çamur içinde, bedenlerimiz yorgun ama ruhlarımız arınmış gibiydi. İlker ağabeyin evinde içtiğimiz o ilk çay, donan parmak uçlarımızı yeniden canlandırdı. Ardından, günün yorgunluğunu atmak üzere Sülüklü Göl yolu üzerindeki Soykan Alabalık Tesisi’ne geçtik.
Yazın iğne atsan yere düşmeyen o devasa tesis, kış akşamının bu geç saatinde sadece bize ve bir iki masaya ev sahipliği yapıyordu. İçeride gürül gürül yanan sobanın sıcaklığı, camın dışındaki karanlık soğukla tezat oluşturuyordu.
Alabalıklarımızı yerken, günün macerasını büyük bir iştahla konuştuk. Sobanın üzerinde demlenen o ağır kanlı çayın tadı, bir seyahatin sonuna yakışacak en güzel mühürdü.
Ben televizyondaki Galatasaray-Fenerbahçe maçına odaklanırken, onlar ise sinema, film ve senaryo yazımı üzerine derin bir muhabbetin içine daldılar.
Gece, Adapazarı’na doğru yola çıktığımızda, aklımızda sadece o beyaz sessizlik ve bir gün yeniden dönme arzusu kalmıştı.
