Zeynep Taşdelen
Bir akşamüstü Postane Sokağı’ndaki Değişim Kitabevi’ne uğradım.
Rafların arasında dolaşırken gözüme Ayfer Tunç’un kitapları takıldı. Ayfer Tunç 1964’te Adapazarı’nda doğmuş. Erenköy Kız Lisesi’ni ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra ilk öykü kitabı Saklı’yı 1989’da yayımlamış.
Düşündüren, güldüren, iyi hissettiren eserleri ile birçok ödül alan bir yazar kendisi.
Sait Faik’in öykülerinden hareketle TRT için yazdığı Havada Bulut adlı senaryosu 2002’de çekilmiş.
Sanıyorum ki bu iki yazarı aynı topraklarda büyümek ve insan hayatını derinlemesine gözlemlemek aynı paydada buluşturdu.
Uzun süredir Ayfer Tunç okumadığımı fark edip Aziz Bey Hadisesi adlı kitabı aldım. Kasada ödeme yaparken kitabevinin sahibi olan hanımefendi benim için çok heyecanlı olduğunu ve Aziz Bey’le tanışacağım için ne kadar şanslı olduğumu söyledi.
Ben de Ayfer Tunç okumayı zaten çok sevdiğimi ve beklentimin yüksek olduğunu söyledim. Eğer heyecanımı kendi kendime yenemezsem muhakkak dönüp sizinle bunun üzerine sohbet ederim diye ekledim. Bu yazıdan anlaşılacığı üzere heyecanımı saklıyorum.
Eser 88 sayfadan oluşuyor, dördüncü basımında önceki basımlarda yer alan beş öykü kitaptan çıkarılmış ve Aziz Bey Hadisesi bağımsız bir kitap olarak basılmaya başlanmış. Ve bence bunu kesinlikle hak ediyor.
Sanırım bu kitabı benim için özel kılan şeylerden biri 88 sayfada bir hayatı derinlemesine anlatabilmenin mümkün olabilmesi gerçeğiyle yüzleşmek.
Her birimizin hayatı biricik ve aslında her birimizin öyküsü benzer. Ayfer tunç kitabın giriş kısmında Aziz Bey’i bize şöyle anlatıyor:
“Havaiceydi biraz,ruhu kuşları andırırdı. (…) Filinta gibi bir delikanlıydı, evli kadınlara aşık olur ve enerjisini dış görünüşüne sarfederdi.”
Yazar bize tüm bunları anlatırken Aziz Bey’in hayatının acı bir nihayete varacağını ara satırlarda usul usul veriyor ve damaklarımızda hayatın kendisi kadar buruk bir tat bırakıyor aslında.
Günün birinde nihayet genç bir kadına aşık olup bu kadın Beyrut’a taşınınca hayat bu kadar sanıyor Aziz Bey.
“Ne çok ister insan büyük kederlerin ardından ölüp gitmeyi de başaramaz. Ruh, başına kara bir hale takarak göğe yükselmek için çırpınır ama vücut dünyalıdır; yer, içer, yaşar.” diyerek anlatıyor Aziz Bey’in o günlerde çektiği sancıyı.
Sonra hayatın anlamı sandığı aşkın peşinden hikayenin nereye varacağını hiç de kestiremeden, anne ve babasını arkasında bırakarak ve kapıyı çarpıp çıkarak Beyrut‘a doğru uzun bir deniz yolculuğu yapıyor.
Aziz Bey’in Beyrut‘ta geçirdiği dönemi öyle gerçek ve öyle sıcak anlatıyor ki yazar, bu sanhelerin hayal dünyasından çıktığını kabullenmek zor. Sanki Aziz Bey’in adımlarını takip etmiş gibi hissediyor insan. Bu seyahatten ve aşkının karşılıksız olduğunu anladıktan sonra Aziz Bey artık başka bir Aziz Bey oluyor. Daha ketum ve yorgun.
Sonra hayat onu kendi azgın nehirlerinde sürüklüyor fakat Aziz Bey çok da farkında olmayarak ve tüm bu yaşadıklarının kendi seçimi olduğuna inanarak yaşamını sürdürmeye devam ediyor.
Evlenmesi gerektiğine inandığı için; sevgisini ve güzelliğini yaşadığı süre boyunca kavrayamadığı bir kadınla evleniyor. Hayatın onu ittiği mesleği kendini kandırarak icra etmeye devam ediyor. Sonunda hayatta; kendisi mi yoksa babasının bir gölgesi mi oluyor? Bu soruyu sormak işine yarıyor mu?
88 sayfadan alacağınız tadı kaçırmak istemediğimden bir çok detayı atlıyorum fakat, kitabın en sevdiğim cümlesini ekleyerek bitirmek isterim:
“İçine düştüğü bu boşluk, yersizlik duygusu rahatsız ediciydi, garipti, hatta kötüydü ama hiç de ümitsiz değildi.”
Hümeyra’nın çok sevdiğim şarkısında dediği gibi; “Yani nasıl ve nerede olursak olalım, hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak.”
Bonus!
Kitapta adı geçen tüm şarkıları aşağıdaki linke tıklayarak dinleyebilirsiniz.
