Mustafa Furkan Özren
Eski Adapazarı fotoğraflarına baktığımda farklı nesiller için farklı zamanlarda birden fazla Adapazarı’nın var olmuş olması ve şehrin muazzam bir hızla ve kontrolsüzce yaşamış olduğu değişim beni her defasında şaşırtır. Fotoğraflardaki ayrıntılar aklımı çeler. Bir referans aramaya, değişen binaların yerine yapılan yeni yapıları, kapanan işletmeleri, artık hayatta olmayan eski Adapazarlıları ve bunların arasındaki bağları zihnimde yerlerine oturtmaya çalışırım. Varoluşsal olarak birbirine pek de benzemeyen bu Adapazarı deneyimlerini yaşamak alışkın olduğum için şaşırtıcı değildir ancak “Hangi maksatla bu farklı dünyaları deneyimlemiştim?” sualinin cevabını vermek kolay değildir. Zira bazen hayal âleminde açılan koridorlarda başkalarından dinlediğim bu farklı evleri, dükkânları düşünür, o mekanların, olayların geçtiği dönemlerdeyaşıyor olduğumu hissederim. Bir süre sonra kendi zihnimde, şehrin hafızasına kayıtlı bu özel kodları çözmeye gayret ettikçe pek çok bilgiyi üzerinde barındıran, onları tanımlamayı kolaylaştıran, herkes için ayrı olan bu yolları birbirine bağlayan bazı anayollar olduğunu keşfettim.
Henüz Mithat Cemal Kuntay’ın meşhur eseri Üç İstanbul’dan haberim yokken ve 17 Ağustos felaketi dolayısıyla Adapazarı’ndan uzakta yaşamak durumunda kaldığım lise günlerimde, şehre dışarıdan bakmak zorunda kaldıkça, hasretle memleketimi ve orada daha önce edindiğim tecrübeleri defalarca yeniden düşünürken bu anayollar aklımda daha da belirginlik kazanmışlardı.
Bu bütünleyici ana yollardan ilki küçükken girip çıktığım ahşap konakların bulunduğu, çarşıdaki esnaf dükkanlarıyla geleneksel hayatımıza ait parçalarla oluşan, en iyi anneannemin bana anlattığı hatıralardan, masallardan bildiğim Adapazarı idi. İkinci ana yol; modern inkılapların tazyiki ile şekillenen, konumlarını muhafaza etmek adına ellerindeki imkânları kullanan bürokratik görevlilerce sürdürülen, okul sıralarından, cumhuriyet sonrasına ait binalardan, resmî törenlerden bildiğim başka bir Adapazarı; İkinci Adapazarı idi. Sonuncusu ise benim zamanımda yaşananlarla, özel televizyonların açılmasıyla, internetin hayatımıza girişiyle, serbest piyasa ekonomisinin koşullarıyla yeniden şekillenen üçüncü bir Adapazarı idi.
Uzun Çarşı’nın Uluları (Birinci Adapazarı)
Birinci Adapazarı’nı oluşturanlar; geleneksel kültürümüz, cetlerimizden gelen, insanımıza sirayet etmiş edep bilgisi, etrafa karşı verilen tepkiler, bakışlar, ses vurguları, kelimelerin değişik söylenme şekilleri, hülasa tüm bu dağarcığa bağlı olarak oluşan kendine mahsus bir terbiyeydi.
Tanzimat ve Cumhuriyet ile bu terbiyeye ilişkin yargılar yeniden gözden geçirildi. Sinemanın ve radyonun ortaya çıkışıyla da heybede olan malzeme ortaya dökülmeye başladı. Topluma mal olmuş sözlü kıssalar, âşık hikâyeleri, orta oyunundan, tuluattan kalan seslenmeler, ilahiler, yanık türküler, çocukken izlediğim Trt programlarından, Yeşilçam filmlerinden denk geldiğim bu derin kültürün bir o kadarına da; ev içlerinden mahalleye taşan kadınların sohbetlerinde, etraflarına göz kulak olmayı kendine vazife edinmiş ihtiyarların nasihatlerinde, sokak aralarında vakit geçiren delikanlıların jargonunda da denk gelirdim.
Birinci Adapazarı’nın taşıdığı bu geleneklerin fiziki tezahürlerinin ne demek olduğunu çocuk aklımla dahi ayırt edebilirdim. Birisi geleneklerimiz dediği vakit bunun Yeni Cami’nin mihrabını süsleyen Kütahya çinileriyle ilgili olduğunu, orada ortaya çıkan kendine has atmosferin duygusu bana bunu hissettirdiği için bilirdim. Kandil gecelerinde yükselen segâh salatı ümmiyelerin söylendiği makamlar, müellifi Itri’nin içinde yaşadığı dünyayı sezgisel olarak çağrıştırdığı için bilirdim. Herkes bayramlara büyük heyecanla hazırlandığı için, biz de bu heyecanı muhakkak yaşayalım diye var güçleriyle bizi mutlu etmeye çalıştıkları için, annânemin törensel hazırlıklarla sardığı asma yapraklarının ellerine sinen kokusu bana hatırlattığı için, tanıdığım ve her vakit onlara saygı duymam gerektiği bana hissettirilen yaşlıların büyük bir özenle bu göreneklere riayet etmeye çalışmaları benim dikkatimi çektiği için bilirdim.

Eski Adapazarı fotoğraflarına baktığımda farklı nesiller için farklı zamanlarda birden fazla Adapazarı’nın var olmuş olması ve şehrin muazzam bir hızla ve kontrolsüzce yaşamış olduğu değişim beni her defasında şaşırtır. Fotoğraflardaki ayrıntılar aklımı çeler. Bir referans aramaya, değişen binaların yerine yapılan yeni yapıları, kapanan işletmeleri, artık hayatta olmayan eski Adapazarlıları ve bunların arasındaki bağları zihnimde yerlerine oturtmaya çalışırım. Varoluşsal olarak birbirine pek de benzemeyen bu Adapazarı deneyimlerini yaşamak alışkın olduğum için şaşırtıcı değildir ancak “Hangi maksatla bu farklı dünyaları deneyimlemiştim?” sualinin cevabını vermek kolay değildir. Zira bazen hayal âleminde açılan koridorlarda başkalarından dinlediğim bu farklı evleri, dükkânları düşünür, o mekanların, olayların geçtiği dönemlerdeyaşıyor olduğumu hissederim. Bir süre sonra kendi zihnimde, şehrin hafızasına kayıtlı bu özel kodları çözmeye gayret ettikçe pek çok bilgiyi üzerinde barındıran, onları tanımlamayı kolaylaştıran, herkes için ayrı olan bu yolları birbirine bağlayan bazı anayollar olduğunu keşfettim.
Henüz Mithat Cemal Kuntay’ın meşhur eseri Üç İstanbul’dan haberim yokken ve 17 Ağustos felaketi dolayısıyla Adapazarı’ndan uzakta yaşamak durumunda kaldığım lise günlerimde, şehre dışarıdan bakmak zorunda kaldıkça, hasretle memleketimi ve orada daha önce edindiğim tecrübeleri defalarca yeniden düşünürken bu anayollar aklımda daha da belirginlik kazanmışlardı.
Bu bütünleyici ana yollardan ilki küçükken girip çıktığım ahşap konakların bulunduğu, çarşıdaki esnaf dükkanlarıyla geleneksel hayatımıza ait parçalarla oluşan, en iyi anneannemin bana anlattığı hatıralardan, masallardan bildiğim Adapazarı idi. İkinci ana yol; modern inkılapların tazyiki ile şekillenen, konumlarını muhafaza etmek adına ellerindeki imkânları kullanan bürokratik görevlilerce sürdürülen, okul sıralarından, cumhuriyet sonrasına ait binalardan, resmî törenlerden bildiğim başka bir Adapazarı; İkinci Adapazarı idi. Sonuncusu ise benim zamanımda yaşananlarla, özel televizyonların açılmasıyla, internetin hayatımıza girişiyle, serbest piyasa ekonomisinin koşullarıyla yeniden şekillenen üçüncü bir Adapazarı idi.
Uzun Çarşı’nın Uluları (Birinci Adapazarı)
Birinci Adapazarı’nı oluşturanlar; geleneksel kültürümüz, cetlerimizden gelen, insanımıza sirayet etmiş edep bilgisi, etrafa karşı verilen tepkiler, bakışlar, ses vurguları, kelimelerin değişik söylenme şekilleri, hülasa tüm bu dağarcığa bağlı olarak oluşan kendine mahsus bir terbiyeydi.
Tanzimat ve Cumhuriyet ile bu terbiyeye ilişkin yargılar yeniden gözden geçirildi. Sinemanın ve radyonun ortaya çıkışıyla da heybede olan malzeme ortaya dökülmeye başladı. Topluma mal olmuş sözlü kıssalar, âşık hikâyeleri, orta oyunundan, tuluattan kalan seslenmeler, ilahiler, yanık türküler, çocukken izlediğim TRT programlarından, Yeşilçam filmlerinden denk geldiğim bu derin kültürün bir o kadarına da; ev içlerinden mahalleye taşan kadınların sohbetlerinde, etraflarına göz kulak olmayı kendine vazife edinmiş ihtiyarların nasihatlerinde, sokak aralarında vakit geçiren delikanlıların jargonunda da denk gelirdim.
Birinci Adapazarı’nın taşıdığı bu geleneklerin fiziki tezahürlerinin ne demek olduğunu çocuk aklımla dahi ayırt edebilirdim. Birisi geleneklerimiz dediği vakit bunun Yeni Cami’nin mihrabını süsleyen Kütahya çinileriyle ilgili olduğunu, orada ortaya çıkan kendine has atmosferin duygusu bana bunu hissettirdiği için bilirdim. Kandil gecelerinde yükselen segâh salatı ümmiyelerin söylendiği makamlar, müellifi Itri’nin içinde yaşadığı dünyayı sezgisel olarak çağrıştırdığı için bilirdim. Herkes bayramlara büyük heyecanla hazırlandığı için, biz de bu heyecanı muhakkak yaşayalım diye var güçleriyle bizi mutlu etmeye çalıştıkları için, annânemin törensel hazırlıklarla sardığı asma yapraklarının ellerine sinen kokusu bana hatırlattığı için, tanıdığım ve her vakit onlara saygı duymam gerektiği bana hissettirilen yaşlıların büyük bir özenle bu göreneklere riayet etmeye çalışmaları benim dikkatimi çektiği için bilirdim.
Vilayet Kompleksi (İkinci Adapazarı)
Bir diğer anayol ise resmî ideolojinin yukarıdan dayattığı bir hamleyle önümüzde açılıyordu. İşte bu ikinci Adapazarı’nın dünyasıydı. Okuma bayramları, kara tahtanın üzerindeki Atatürk portresi ve gençliğe hitabesi, fiş defterinin içerisinden fısıldayan buyurgan ses Emel’in eve gelmesini, Ali’nin ata bakmasını, Atatürk’ü çok sevmemiz gerektiğini emrederdi. Devlet hastanesine gittiğimizde bir kamu salonunda uyulması icap eden kuralları işaret eden sus işareti yapan Dilek Tunca’nın hemşire fotoğrafı bize doğru bakıyor olurdu. Bulvarın akşamdan tazyikli suyla yıkanmış tozsuz sokaklarında tören için uygun adım yürürken öğretmenlerimiz de yanlarımızda komutanlarımız gibi bize eşlik ederlerdi. Apartmanımızın önünde her bayram dizilen tankları, top arabaları, özenle süslenen takları, askeri jipin üzerinden halkı selamlayan devlet erkânı, akşamında geçen fener alayları ikinci Adapazarı’na ait unsurlardandı. Okul sıralarında bu kurallar bütününü oluşturan anlayışın bir parçası olabilmemiz için marşlarla, piyeslerle hazırlanırdık. Belki de günün birinde ütülü takımlarıyla bulvardan geçerek dairelerine giden memurlardan biri biz olabilecektik. Hatta belki de bir makamımız bile olabilecekti. Bunun için cumhuriyetin bize dikte ettiği idealleri benimsemeli ve onlara sahip çıkan çalışkan öğrenciler olmalıydık.
Otoritenin tesis etmekte olduğu tüm kurallara riayet edilmesi zorunluluğunu ortaya koyabilmek adına kullanılabilecek şekli tasarımların en mühimi; insanın içinde bulunduğu mekânın hüviyetini ifade eden mimari alanında tezahürünü bulmuştu. Bu kendi doktrinlerini bulunduğu şehre ait ölçeğe göre görselleştirmeye çalışan bir anlayışın yansımasıydı. Kimi zaman anlamsızlığa doğru uzanan beton devamlılığı, metrelerce fasılasız devam eden yüzeyler. Kendilerini çelik sinirli ve mağrur buna mukabil işi düşen vatandaşı yabancı bir ortamda ve çıplak hissettiren sert, geometrik çizgiler.

Düzene dair bandoların hızlı notalarla akan marşlarını andıran keskin vurgular bu binaların belli başlı özelliklerindendi. Ancak tüm bu tertibatın nesnesi konumunda olan halk kendisi için tasavvur edilen disipline hiç de alışık değildi. Bürokrasi tarafından dayatılan ideolojinin arkasındaki kökler ruh itibariyle saf gönüllere dokunan soğuk demirlerin hissiyatındaydı.
1956 yılında yapımına başlanan Vilayet Kompleksi Le Courbusier’in modern mimarlık anlayışından hareketle inşa edilmiş binalardan oluşmaktaydı. Bunların en mühimi valilik binasıydı. Onun yan tarafında bulunan adliye ve arka tarafında da maliye ve askerlik şubesi binaları bulunuyordu. Osmanlı devletinden kalma idare binalarının miatları dolduğuna ve bunların ortadan kaldırılmaları gerektiğine, artık yeni bir söz söylemek gerektiğine karar verilmişti. Eğer Osmanlı’nın son devirlerinde inşa edilmiş olan Hükümet konağı, karakol, postane binası gibi Hükümet Caddesi’nde bulunan yapıların izini sürüp onların peşinden gidecek olsaydık elbette ikinci Adapazarı’ndan uzaklaşıp başka bir Adapazarı’na yolculuk etmiş, onun havasını solumuş olurduk.
1981 yılında açılışı yapılan tren garı ile beraber bana cumhuriyetin kurulduğunu, bunun yeni bir heves olduğunu, o tarihlerde dünyanın muasır ülkelerinde mevcut olan yaşayıştan geri kalmamamız gerektiğini, ikinci Adapazarı’nın nerde başlayıp nerde bittiğini hissettiren en mühim delili Vilayet Kompleksi’nde bulunan bu yapılardı. Bunun yanı sıra Adapazarı Belediye binası, Ticaret Odası binası, Dilmen Oteli gibi mimari eserler merkezi caddelerde özellikle Atatürk Bulvarı civarında yürüdüğüm takdirde bu atmosferi solumaya devam edeceğimiz anlamını taşırdı.
Benim doksanlı yıllarda Adapazarı’ndaki modern mimari tarzda yapılmış bu binalar üzerinden tecrübe ettiğim kadarıyla devlet dairesi sertti, yukarıdan bakardı, soğuktu. Adapazarı’ndaki kamu binalarının mimarisi Cumhuriyetin esas hedefi olan modernizmden beslenmiş artarda devam eden darbeler dönemi boyunca şekillenmişti. Şehirde görev yapmış belediye başkanları, valiler özellikle darbe döneminde şehre atanan asker kökenli siyasetçiler bu mimari tasarımların imkânlarını kendi ideolojilerini uygulamanın bir aracı olarak kullanmışlardı. Acaba Vilayet Binasının mimarları veyahut onların esin kaynağı olan ve şehirde yaşayan geniş kitlelere fabrikasyon üretim imkanlarıyla mekanlar üretmeye çalışan Le Courbusier modern mimari çizgilerle inşa edilen bu binaların, bürokratik vesayetin bir söylev aracı olacağını düşünmüşler miydi?
*****
Zabıtaları sokaklarda seyyar satıcıları kovalayan rejimin sahipleri yüksek makamlarında kendi iktidarlarını payidar kılabilecekleri temsili öğeleri şehirde nasıl hayata geçirebileceklerini hesap ediyorlardı. At arabalarıyla karpuz satanlar onlar için kayıt dışı ekonomi demekti. Bunlar standartlar içine sokamadıkları, kontrolü kolay olmayan başka bir âleme ait unsurlardı. Böyle örneklere temas ettikçe, merkez caddelerden uzaklaşıp mahalle aralarına gidildikçe kanun kuvvetiyle tesis edilmeye çalışılan kurallar gücünü yitirmeye başlar, kanunların ruhu toplum sathında karşılığını bulamadığından hayali olarak kurulan hedefler nihayete eremezdi.
İkinci Adapazarı dayatmacı modernizm anlayışının nimetleri olduğu kadar handikaplarıdır da. Türkiye’de modernizm bürokratik vesayetin tepeden inmeci işleyiş yapısının doğası gereği sert darbelerle inşa edilmiştir. Mahiyeti muhteliftir, dıştan modernizm görülse de içinde dünden kalanlar veya modernizmin haiz olduğu kalıtsal problemler vardır. Kafasında fötr şapka taksa da zihin yapısı mevcut düzenin işleyişinden pek de uzak değildir. En nihayetinde ortaya koydukları bu sahte dış görüntü ile tutturulmaya çalışılan hikâye akamete uğramıştır. Örneğin sözde modern dediğimiz başta Vilayet Kompleksi olmak üzere bu idari yapıların pek çoğu gerekli teknik koşullarla inşa edilmediklerinden 17 Ağustos 1999 depreminde yıkılıvermişlerdir.
Tıpkı arkasındaki özenti ideolojik yapının kendisi gibi binaları da dıştan bir ses veriyor gibi görünse de özünde ne içinde bulundukları toplumun değerlerine ne de öykündükleri Batı medeniyetinin yüksek teknik imkânlarına sahip kültüre aitlerdi. O devrin yöneticileri tarafından dayatılmaya çalışılan modernizm anlayışı şekil üzerinde sınırlı kalmıştı. Yoksa gerçek manada modern tekniğin ve bilimin temel alınarak yapıldığı bu tür binaların hasar almamış en azından yıkılmamış olmaları gerekirdi. Adapazarı’ndaki bu binaların deprem sınavını atlatamaması Türkiye’deki çarpık modernizmin de bir nevi hülâsasıdır. Bu bir türlü tutturulamayan modernizm maceramızın tezahürüdür. İkinci Adapazarı bir anlamda modası geçmiş bir anlayışla Türkiye’nin geri kalmış modernini telafi etmeye çalışanların hikâyesidir.
*****
Bürokratik vesayet rejiminin kendisine biçmiş olduğu misyon uyarınca toplumun ilan edilen değişimlere ayak uydurması gerekiyordu. Bu bürokratik vesayet rejiminin modernizmi uygulama planının halk ayağını teşkil eden bir parolaydı. Onlar kaplumbağaları terbiye edenler, saatlere ayar verenlerdi. Modernleştikçe halk da bilinçlenecek, zevk sahibi olacak. Belki de zenginleşecek, refah seviyesi artmış olacaktı. Bundan sonra da rejimin aktörleri eserleriyle övünmeye başlayabilirlerdi. Bu elbette ki “Halk adına en doğrusunu biz biliriz.” gibi sorunlu bir yaklaşımı içinde barındırıyordu. Bu haliyle oldukça tartışmalı bir önermeydi.
Nitekim darbelerle Türkiye’yi kontrol etme geleneğini devam ettiren muktedirlerin tüm tasavvurlarının aksine yapılmış olan planları 1983 seçimleriyle başka bir yöne doğru ilerlemeye başladı. Halkın iradesi neticesinde, Anavatan Partisi’nin bürokratik çevrelerde beklenmeyen zaferinin ardından Turgut Özal’ın Çankaya Köşkü’nde cumhurbaşkanını ziyaretinde, kendisine devletin mutat protokol kuralları uyarınca elini uzatan Kenan Evren’i, Özal’ın kendisine doğru çekerek öpmesi hadisesi devletçi ideolojinin kırılmasının da sembolik bir işaretiydi. Kartların yeniden dağıtıldığını ilan eden bu lakayt öpücük daha sonraları başta yabancı sermaye olmak üzere yeni aktörleri oyuna davet edecekti. Özal yaptığı açıklamalarda özelleştirmelerden, gümrük birliğinden, devletin çalışan yükünü hafifletmekten bahsediyordu. Bu süreçle birlikte Özal ve sonrasında ülke kapitalizmin aygıtlarına açıldıkça, halkın gelişmişlik düzeyinin önemi de bir ideal olarak azalmaya, vesayet alışkanlığı devam etmekle birlikte sistemin aktörleri değişmeye başlamıştı.
Kapitalizmin dinamikleri cebren halkı kendi sisteminin bir parçası haline getirerek, bir taraftan onlardan emeğini olabilecek en ucuza almaya bakıyor diğer taraftan da mallarını yine aynı halka en yüksek fiyata nasıl satabileceğinin hesaplarını yapıyordu. Bu bürokratik vesayet rejiminin projeci modernizm anlayışının da çözülmesi ve zamanla tamamen by pass edilmesi anlamına gelecekti. Zamanın çocukları artık Atatürk Bulvarı’nda ütülü gömleklerle, tertipli takım elbiselerle dolaşmanın sınırları içinde kalmayı değil reklamlarda gördükleri blue jeanleri giymeyi, hamburgercilere gitmeyi istiyorlardı. Modernistlerin hiç öngöremediği bir çeşitlilik yaygın deyişle paçozluk devrinin ayak sesleri duyuluyor, post modern hurafelerin dünyası elektronik cihazların yaygınlaşmasıyla beraber insanların önünde hızla genişliyordu.
Kupon Biriktirmek (Üçüncü Adapazarı)
Meğerse bireyin devlet nezdindeki anlamını değiştiren esas güç dışarıdan gelen yeni dinamiklerle yavaş yavaş kendini inşa eder, ideolojisini tesis edebileceği kanalları kurmaya çalışırmış. Doksanlarda bürokratik vesayetin gücü kamu kuruluşlarındaki yüksek görevlilerde ve askerde gibi görünse de onların gölgesi konumunda olan medya ve sermaye gruplarını besleyen yurtdışı kaynaklı bir parasal güce ve onun ideolojisine dayalı olarak serpilmekteydi. Medya ve büyük sermaye grupları; kendi varlığını sürdürebilmenin en sağlıklı yolunun orduyla iyi geçinmek olduğunu sezmişler, siyasetin darbelerin örselemesiyle oluşan aksak yapısından kaynaklanan boşluğu kendi gayretleriyle doldurmuşlar, bu yapıdan nemalanır hale gelmişlerdi. Hükümetlerin gazete manşetleriyle kurulduğu o zamanlarda medya grupları adeta siyasete yön verir, bunun mağrurluğunu yaşarlardı. Medyadaki bu kudreti en basit haliyle gösteren hadiselerden biri de dönemin başbakanlarından Mesut Yılmaz’ın medya patronu Aydın Doğan’a özel konutunda yapmış olduğu bir ziyaretin satır aralarında saklıydı. Aydın Doğan ayağına kadar zahmet eden başbakanı evinin önünde eşofman takımıyla bir eli cebinde olduğu halde uğurluyordu. Başbakanın o günkü şartlarda bir medya patronunun şahsi mülküne gitmesi olağandı çünkü askerin gücünü arkasına almış olan medya dilediği takdirde hükümetleri sallayabilir hatta pekâlâ yıkabilirdi de.
Dönemin medyası farklı farklı ülkelere, yabancı şirketlere ait kültürel kodları, bunların ardındaki ideolojik altyapıyı Türk kültürüne dair belli karakteristik unsurlarla süsleyip bunları da kupon kupon halka pazarlıyordu. O günlerde medya için kupon ile satılamayacak şey yok gibiydi. Şirketler önce ideolojilerini sunuyorlar, sonra da ürünlerini gönderiyorlardı. Yeni düzen “Bir bilmecem var çocuklar.” diyerek “Akşama babacığım unutma…” diyerek kuruluyordu. Çocuklardan başlayarak şirketlerin talebe sevk eden ideolojileri zihinlere işleniyordu. Aslına bakılırsa kendi DNA’larımızın böyle bir düzen üzerinde şekilleniyor olduğunu veya şekillenmiş olduğunu anlamak benim için de daha sonradan gerçekleşti.
Bu açıdan gazete satan bayiler her ne kadar kendileri bu işten elde edilen kârın ancak çok az bir bölümünden faydalanabilseler de Adapazarı’nın en işlek yerlerinde bulunurlardı. Bulvar boyunca bugün de bazıları halen varlığını sürdürebilen büfeler bir anlamda çağın nabzının seslerini duyuran sinir uçlarıydı. Bazı günler (özellikle mühim bir hadise sonrası) bulvara gazete almaya büyük bir heyecan duyarak gittiğimi hatırlıyorum. Bazen de devamlı takip ettiğim bir derginin yeni sayısı çıktığında ya da bir gazete beni cezbeden bir promosyon ürünü verdiğinde yine bu büfelerin önüne, coşkun bir ruh haliyle giderdim. Eğer bir derginin yeni sayısı henüz büfeye ulaşmadıysa veya bir promosyon ürünü erkenden tükendiyse büyük bir hayal kırıklığı yaşardım.
Gazeteler teker teker açılmaya başlayan özel televizyonları da kullanarak halka ulaşmakla kalmıyorlar aynı zamanda herhangi bir konuda halkı usulca ikna etme kabiliyetini de ellerinde tutuyorlardı. Kupon dağıtmak gazetelerin uyguladığı ikna yöntemleri arasında belki de en amansız olanıydı. Gazetelerin içinde her gün envaı çeşit ürüne dair kuponlar bulunurdu. Kuponlar üzerinden vaat edilenlerin oluşturduğu talebin gücü azımsanabilecek gibi değildi. Bunların en meşhurları ansiklopediler, yemek takımları, çarşaf, mutfak robotu, çatal kaşık seti bavul takımı gibi her neviden eşya olabilirdi. Bisiklet, televizyon hatta belli koşullarla araba veren bile vardı. Tanıdığım herkesin evlerindeki vitrinlerde bir anda ansiklopediler türemişti. Üstelik insanlar birkaç farklı gazete alarak birden fazla ansiklopedi serisini bitirmeye çalışıyorlardı. Merkezi yerlerde bu kuponlar karşılığında taahhüt edilen hediyeleri dağıtan depolar bulunur, herkes bunların yerlerini bilirdi. Gazete manşetleriyle gündem belirlenir, hatta sosyal medyanın olmadığı bu devirde milyonlarca satarlardı. Kupon vermek, bulmaca dağıtmak bu devasa rekabetin bir ölçüde savaş aletleriydi.
Alışveriş markaları, tv reklamları, bunların cingılları, televizyonda gösterilen pembe diziler, çizgi filmler, Amerikan sinemasından figürler, pazarlanan malzemeler arasındaydı. Ortada olan şey gayri mahalli ideolojilerin Türk halkına pazarlandığı; küçük bir kesiminde yapmış oldukları aracılık faaliyetinden nemalandıkları sömürgecilik dönemi sonrasına dair bir müstemleke düzeniydi. Sonraları bu düzenin mahiyeti farklılaşmış haliyle alışveriş merkezleri üzerinden, medya üzerinden daha da güçlenerek devam etti.
Televizyon reklamlarından çocuk kalbimi vuranları anımsayınca aklıma İntertoy’un, Mattel’in, Disney’in, Milka’nın reklamları geliyor. Haim Saban’ın çizgi filmleri de her zaman kendi ideolojisini geçirmeye çalışan ayrıntılarla dolu olurlardı. Doksanlarda sinemalarda gösterilecek filmlerin reklamları da yine televizyonda çıkardı. Zaten Adapazarı’nda o yıllarda filmleri izleyebileceğimiz tek bir sinema salonu bulunmaktaydı. Reklamlarda tanıtılan filmler gecikmeli de olsa bir müddet sonra buraya gelirler haftalarca gösterimde kalırlar, bir Cuma günü ansızın yerlerini yeni filmlere bırakırlardı.
Üçüncü Adapazarı’nı oluşturan post modern nehri besleyen kolların en önemlilerinden biri de şehrin dış halkalarında depolarını inşa etmiş olan dağıtıcılardı. (Kelimenin İngilizce karşılığından türetilen distribütörün dilimizdeki yaygın kullanımı, dağıtımın kültür hatta dil seviyesinde olduğuna da işaret eder.) Buralardan en ücrada bulunan mahalle bakkallarına kadar servis yapılırdı.
Etrafımızı saran kapitalist yaşamın içerisinde uyanmanın da aslında gerçek manada mümkün olamayacağını belki de artık söylemek mümkündür. Bahçemizden topladığımız fındık yerine marketten çikolata kreması alarak, Sümerbank’ın ürettiği kumaş toplarının yerine fiyakalı kot ceketler giyerek, gazeteler kuponla ne verirse versin onları toplamaya çalışarak esasen neye mâl olduğunu kestiremeden gönüllü bir değişimi başlatmıştık. İşte üçüncü Adapazarı böyle bir zeminde ortaya çıktı. Büyük şirketler birey devlet arasındaki ilişkiye peyderpey sızıverdiler. Aslında bir hikâye anlatıcılığının tesirine kapılıp ona uymuştuk. Tabi bu hikâyelerin ardındaki ideolojik yönlendirmelerin ne demek olduğu konusunda en ufak bir fikrimiz bile yok sayılırdı. Bu aldatıcı çağrıların peşinden koşa koşa gittiğimiz sahneler daha sonraları aklıma geldiklerinde o zamanki cahilliğimden hem utandım hem de ürperti duydum.
