Mustafa Furkan Özren
Şehrin zeminini kolay kolay terk etmeyen onun bir nevi mütemmim cüzü olan gerçeği ise umumiyetle sislerle kaplı olmasıdır. Adapazarı’nın kurulu olduğu ovanın ayrılmaz bir parçası olan sis bulutları burada yaşanan hayatın da arka planıdır.

Fenni manada şehirde sisin bu denli yoğun olmasının ardında yatan pek çok sebep bulunmaktadır. Mesela; toprağın sadece birkaç karış altında mevcudiyetini sürdürmeye devam eden, şehirde inşaat yapılması gerektiğinde temel kazmak için uzun uğraşlarla tahliye edilmesi gereken yoğun bir sıvılaşmanın olması sisi çeken bir etkendir.
Öte yandan düzlüğün üzerine çöken sisi dağıtacak hava koridoru oluşturacak yüksek tepeler de şehirden epeyce uzakta olduğundan güneş iyiden iyiye kendini belli etmeden sis öyle kolay kolay kalkıp gitmek istemez.
Ne var ki bu fiziksel tesirlerin etkisini bilsem de bulanıklaşmaya başlayan şehrin silueti ve üzerindeki eşyanın görüntülerinin ardındaki sırları bu kadar net ifade etmek kabil olmaz. Sisin oluşturduğu belirsiz görüntülerin ardındaki muğlaklık hissi ona kudretini veren soyut manaları ortaya çıkarmaya başladığında esasen o vakit sisin gönülçelen mahiyeti üzerine düşünmeye başlarım. Sisin bu özelliği benim yaşanan hadiseleri fiziki etkileriyle açıklamayı savunan tarafımı da bastıran bir etki oluşturur.

Sabahçı olduğum senelerde tek başıma Sabihahanım İlkokulu’na giderken sisin altında gördüğüm bulvardaki süs havuzlarının, gar meydanının, valilik binasının beni tedirgin eden bir etkisi olurdu. Bunun tam tersine, farklı mahallelerdeki akraba ziyaretlerinden dönerken, eğer yaşıtım olan dost veyahut akraba çocuklarıyla yeteri kadar oyun oynamış ve gecenin tadını çıkarmışsak muzaffer bir edayla annemle babamın yanında yürürken sisin anlamı değişir, beni merkeze koyan etraftaki şeylerin önemini azaltan bir anlama bürünürdü. Hava soğuk olsa da sisin varlığıyla şehir kendisini, beni koruyan bir yuva sıcaklığında hissettirirdi.
Bazen yine böyle sisli günlerde Yenicami’deki evimizden çıkar dedemlerin on dakikalık yürüme mesafesinde Çıracılar’da bulunan evlerine giderdim. Müstakil evlerin yanlarından geçerken onların muğlak görüntüsü, bahçelerindeki ağaçlar, odun depoları… Sokağın muhtelif yerlerindeki bu yapıların önünden geçerken duyabileceğiniz oraya has kokular… Sisin çözüp açığa çıkardığı kimyasal bileşenlerini de üzerinde taşıyarak sadece görerek fark edilemeyecek gerçek karakterlerine dair bir şeyler anlatır ve bu manaları sokağa taşırırlardı.

Dedemlerin evinin bahçesinin hizasına geldiğimde ters yatırılmış arklara benzeyen bahçe duvarlarının ardından sokaktaki en yaşlı palmiyenin, porsuk ağaçlarının ve fıstık çamlarının bulunduğu bahçe sisler altında normalde olduğundan da daha korkutucu görünürdü. Konağın sıvaları dökülmüş, ahşap aksamlarına suların sızdığı harap hali de bu resmi tamamlardı. İki beton kolonun arasındaki demir kapıdan bahçeye girdiğim vakit muğlaklığın hâkimiyetindeki bu manzara hafızanın işleyiş şekline andırırdı.
Hatırlama eylemi içerisinde, nasıl geçmişten gelen karakterler, mekânlar, eşyalar birbirleriyle alakadar olmamalarına rağmen müphem bir anlam zincirinin halkaları olarak iç içe geçmiş haldelerse; konağın sisler altındaki görüntüsü de geçmiş de buralarda yaşanan hadiseleri, kişileri, onlardan kalan izleri, kendi bağlamlarından çıkararak soyut bir şekilde bir araya getirirdi.

Sis belli manaları içinde barındıran ve eşyaya temas eden ancak ruhsal zeminde ifadesini bulabilecek belirişlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlardı. İşte sisin hatıraları bir letafet dokunuşu ile yüzeye çıkaran bu etkisi benim için Adapazarı ruhunun görmezden gelemeyeceğim bir parçasıdır.
