Mustafa Furkan Özren
Kendi çocukluğumu yaşadığım Adapazarı’nı uzun bir zaman boyunca bütüncül bir dünya olarak görmem bana Marcel Proust’un Paris yerine Combray’ı koymasını hatırlatır. Her ne kadar Paris’in abidevi sembolleri büyük çizgilerle Fransız toplumunun anlam ufuklarının sınırlarını belirliyor olsa da görkemli sarayların, geniş bulvarların ve ulusun tarihiyle iç içe geçmiş mekânların oluşturduğu Paris fikri, Combray’da var olan manzaraların o derli toplu bütüncüllüğünü ve samimiyetini üzerinde barındırmaz.
Bir milletin iç kimliğini en billur halde taşrada zamansız bir dünyada yaşamaya devam eden sade var oluşlar anlatır. Bunun sebebi şehrin her daim mufassal görünümlere gebe olmasıdır. (Kamusallık düşüncesi mekânları herkese mal ederken aynı zamanda hiç kimseye ait olmayan bir hale dönüştürür.) Oysa taşrada her şey daha saffetlidir. Böyle bir var oluşun içerisinde her şey insan ölçeğine daha yakındır ve ulaşılabilir durumdadır.
Çocukluğumda yaşadığım Adapazarı da böylesine orta halli bir şehirdi. Hiçbir zaman zihnimdeki Adapazarı imgesini büyük semboller, abidevi eserler üzerinden düşünemedim. Halen de benim için Adapazarı’nı özel yapan şeyler üzerine düşündükçe aklıma ev içlerinden, esnaf vitrinlerinden çocukluğumun geçtiği bahçelerden izler gelir.
Sıradan hayatımızın bir parçası olan bu mekânlar bilhassa umulmadık eşyalar üzerinden eski zamanların izlerini taşıyanlar kendilerince inşa ettikleri bu özel kimliğin ifade ettiği anlamlarla dolu olurlar. Bu yerlerle, oradaki eşya ile kurduğum ilişkiye yeniden ulaşabiliyor olmak kendi hakikatimin derinliklerinde yeniden yolculuklar yapabilmemi sağlar.
Küçüklüğümde girip çıktığım buna benzer pek çok oda, merdiven arası, koridor, dükkân, apartman girişi vardı. Her biri nevi şahsına münhasır özellikleri olan, ruhumda benzeri olmayan izler bırakan mekânlardı. Hep aynı insanlara misafirliğe gittiğimizden, hep aynı dükkânların önünden geçtiğimden bayram ziyaretlerinden, kadınların gün toplantılarından, berber dükkânlarından, esnaf lokantalarından gide gele, gide gele kendime aitlermiş gibi gördüklerimin sanki sıra sıra dizili vagonlar gibi birleşerek özel bir zaman diliminde ilerleyen bir treni oluşturduklarını düşünürüm. Vagonların arasındaki körüklerden geçsem bütün treni boydan boya dolaşabilirmişim hissine kapılırım.
Yıllar sonra bir gün o mekânlardan birine yeniden girdiğimde eğer buralardaki eşyalar halen yerlerinde duruyorlarsa, bu evlerdeki vitrinler, komodinler, koltuk takımları, evlerin ahşap veya metalle işlenen dış kapıları, posta kutuları, bahçe korkulukları aradan geçen onca zamana rağmen değiştirilmedilerse; kendi var oluşuma dair bu hakikatlere sanki onlar, fenni deneylerle ispat edilmişlercesine ikna olurum. Böyle hesaplaşmalar üzerine kurulan sağlamalar zihnimin
ihtiyaç duyduğu tutarlılık beklentisinin de ilacıdır.
Etrafımdaki mekânlara ait özellikler bir müddet sonra duygularıma da tesir ederler ve hayatımın kendi çapındaki sahnesini oluştururlar. Kendi hakikatime dair temasların sınırlarını teşkil eden, her köşesinde duygularla dolu hatıralarımı barındıran ev içlerindeki, esnaf dükkânlarındaki bu küçük ayrıntıları sinemde taşıdığım mahrem detaylar gibi bilirim. Bu kutsi detaylar bana varoluşumun çakılı duran sembolleri gibi görünürler. O anlarda değişmeden duran bu düzen içerisinde geçici de olsa kendimi durağanlığın güven dolu kucağında hissederim. Bu aldatıcı durağanlık hissi aklımı çelen en hassas dünyevilik çağrılarından biridir.
