Sakarya basınının ‘incinmeye’ hakkı var mı?

adapazari-yerel-basin

Mustafa Ali Aykol

24 Temmuz Basın Özgürlüğü İçin Mücadele Günü, bu yıl Sakarya’da uzun zamandır görülmeyen bir tartışmanın fitilini ateşledi.

Sakarya Valiliği, Sakarya Büyükşehir Belediyesi ve SATSO’nun ortaklaşa düzenlediği programa katılanlar kadar katılmayanlar, kürsüde söylenenler kadar sonrasında yapılan açıklamalar da gündemi belirledi.

Yıllardır bu tür programlarda ‘basının öneminin’ anlatıldığı, gazetecilere ‘övgüler’ dizildiği konuşmaları dinlemeye alışık olan bazı isimler, bu kez eleştirilerle karşılaşınca rahatsız oldu. Oysa kürsüden söylenenlerin ortak noktası basit bir çağrıdan ibaretti; doğruluk, teyit ve gazetecilik etiği.

SATSO Başkanı Akgün Altuğ, yaklaşan oda seçimleri öncesinde manipülatif haberlerin arttığını belirterek gazetecileri doğru bilgiye bağlı kalmaya davet etti.

Vali Rahmi Doğan ise doğrulanmamış bilgilerin haberleştirilmesini eleştirirken, duyulan her iddianın gerçekmiş gibi sunulmasının hem kamuoyuna hem de gazeteciliğe zarar verdiğini söyledi.

Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Alemdar da bazı medya kuruluşlarının gazetecilikten uzaklaştığını ifade ederek, “Benim hatamı ortaya çıkarın, kamuoyunu doğru bilgilendirin. Ama benim yarın seçim kazanıp kazanmayacağıma yönelik yönlendirme yapmak doğru değildir” ifadelerini kullandı.

Sakarya Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sezai Matur da “gazeteci” ile “tetikçi” arasında ayrım yapılması gerektiğini vurguladı.

Programın ardından gözlerin çevrildiği bazı isimler peş peşe videolar yayınladı, köşe yazıları kaleme aldı. Ortak söylemleri ise “Basın Günü’nde gazetecilere ayar verilmesinin çok yanlış olduğu” yönündeydi.

Ancak bu kez farklı olan bir şey vardı. Eskiden benzer tartışmalarda kamuoyu refleks olarak gazetecilerin yanında dururdu. Bu kez sosyal medyadaki yorumlara bakıldığında tam tersi bir tablo ortaya çıktı. Çok sayıda vatandaş, kürsüde yapılan eleştirilerin haklı olduğu görüşünde.

Çünkü Sakarya’da artık herkesin bildiği ama uzun süre yüksek sesle konuşulmayan gerçekler var. Bunlardan en önemlisi de yerel gazetelerin eski etkisini çoktan kaybetmiş olması. Bir zamanlar binlerce satan gazeteler bugün neredeyse okunmuyor. Gazete bayilerinde yerel gazete satın alan insan görmek artık istisna haline geldi. Basılı gazetelerin önemli bir bölümü, birkaç zorunlu abonelik dışında okuyucuya ulaşamıyor.

Dijital tarafta da tablo çok farklı değil. Çok sayıda haber sitesi, özgün habercilik yapmak yerine kurumların gönderdiği basın bültenlerini olduğu gibi yayınlayan platformlara dönüştü. Aynı metinler, aynı başlıklarla onlarca sitede peş peşe yayımlanıyor. Gazetecilik yerine kopyala-yapıştır düzeni hâkim oluyor.

Diğer tarafta ise kendisini “çok okunan”, “en etkili” olarak tanımlayan bazı dijital yayınlar var. Onların sorunu ise başka. Bu yayınlar hakkında kamuoyunda oluşan en güçlü eleştiri, gazeteciliğin kamu adına denetim yapmak için değil, baskı kurmak için kullanıldığı yönünde. Haberin bir kamu hizmeti olmaktan çıkıp, zaman zaman bir güç gösterisine veya pazarlık aracına dönüştüğü algısı giderek yaygınlaşıyor.

Elbette bir belediyeyi, şirketi ya da siyasetçiyi sert şekilde eleştirmek gazeteciliğin görevidir. Ancak eleştirinin ölçüsü kamu yararı değil de ilişkilere göre değişmeye başladığında, güven de aynı hızla kayboluyor.

Bu şehirde hangi medya kuruluşunun hangi siyasi yapıya yakın olduğu, hangi iş insanıyla nasıl bir ilişki kurduğu, hangi belediyeden ne tür ‘destekler’ aldığı artık gizli değil. Elbette reklam almak ya da ilan yayınlamak başlı başına bir sorun değildir. Sorun, ekonomik ilişkinin haberin yönünü belirlemesi, manşetlerin ilkelere göre değil ilişkilere göre şekillenmesidir.

Yıllardır siyasetçiler ve iş dünyasının önemli isimleri de bu tabloyu biliyordu. Ancak çoğu zaman sessiz kalmayı tercih ettiler. Kimi “Daha fazla üzerime gelirler” endişesi taşıdı, kimi tartışmayı büyütmek istemedi, kimi de bu düzenin değişmeyeceğini düşündü. Fakat görünen o ki artık o sessizlik dönemi sona eriyor.

Çünkü hem bu yayınların geçmişte sahip olduğu etki giderek azalıyor hem de biriken rahatsızlık taşma noktasına geliyor. İnsanlar artık korkudan susmak yerine açık açık konuşmayı tercih ediyor. 24 Temmuz’daki konuşmalar da biraz bunun yansımasıydı.

Bugün tartışılması gereken asıl mesele, belediye başkanının, oda başkanının, valinin gazetecileri eleştirmesi değil. Asıl mesele, Sakarya basınının neden toplumdaki güvenini büyük ölçüde kaybettiği ve böyle bir günde kendilerine ‘ayar’ verilebilecek duruma düştüğüdür.

Gazetecilik, güç sahiplerini denetlemek için vardır. Ancak aynı zamanda gazeteciliğin de toplum tarafından denetlenmesi gerekir. Çünkü hiçbir meslek eleştiriden muaf değildir.

Basın özgürlüğü; gazetecinin istediğini yazıp hiçbir eleştiriyle karşılaşmaması anlamına gelmez. Basın özgürlüğü, doğruyu korkmadan yazabilme hakkıdır. Aynı şekilde kamuoyunun da yanlış gördüğünü eleştirme hakkı vardır. Belki de 24 Temmuz’un Sakarya’da verdiği en önemli mesaj buydu.

Basının bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, siyasetçilerden gelecek övgüler değil; kaybettiği güveni yeniden kazanabilmesidir. Bunun yolu da mağduriyet söylemlerinden değil, daha bağımsız, daha ilkeli ve gerçekten kamu yararını önceleyen gazetecilikten geçmektedir.

Sakaryalıların güvenini arkasına almayıp, belediyelerden gelen paralara sırtını yaslayanlar; aynı yerden eleştiri geldiğinde ‘incinme’ hakkına sahip değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir